Wolfenstein 2: The New Colossus İnceleme

Efsane Geri Döndü…

Wolfenstein ismini önceleri sadece bizim jenerasyon ve bizden biraz daha büyükler biliyordu. Zamanında 386’larla oyun oynamaya çalışan 75-80 yılları arasında doğan oyuncular diyelim  Birkaç sene sonra ortalığı kasıp kavuracak olan Doom’un dedesi, atası, fikir babası, artık ismine ne derseniz deyin ama illa ki akrabası olan Wolfenstein’dan bahsediyoruz. Bu oyunda Nazilere ait bir hapishaneden tek başına kaçmaya çalışan bir kahramanı canlandırıyorduk ve ilk FPS türündeki oyun yanılmıyorsam buydu. Arkadaş ortamlarında “ooolum oyunu kendinmiş gibi, gözünden oynuyosun, sadece elinde silah görüyosun” gibi açıklamalarla “First Person Shooter” kavramı anlatılmaya çalışılıyordu  İşte ilk olarak ortaya çıkan Wolfenstein, id Software tarafından hiç durmadan ilerletilerek önce Doom, daha sonra Quake serilerinin ortaya çıkmasını sağladı ve bu oyunlar büyük başarılar kazandı. Tabi bu başarıyı gören diğer oyun firmaları da ya id’nin geliştirdiği motorları kullandılar, ya da elinde gücü olanlar, “biz de bu motoru geliştirdik” deyip, kendilerine yeni FPS’ler yaptılar ve Doom ile Quake’in muhteşem başarılarından pay almaya çalıştılar. Eğer hala duymadıysanız bir kez daha belirtmekte fayda var. Wolfenstein FPS, yani First Person Shooter adını verdiğimiz oyun türünün ilk örneğidir. Hatırlayacak olursanız seri, 2001 ve 2009 yıllarında geri dönüş yapmış ve yeni nesil oyunculara tanıtmıştı kendini. FPS türünün yaratıcısı olan 92 yapımı WolfensteIn 3D, günümüzün en popüler türünün ilk adımını muazzam atmıştı.

 

 

Köklü oyun serilerinin günümüze gelindikçe ne kadar değiştiğini ve özünden koptuğunu takip ediyorsunuzdur. Metal Gear Solid faciası, 7’yi saymazsak Resident Evil serisinin ‘iğrenç’ değişimi, Silent Hill serisinin kaybolması veya yine benzeri, köklü serilerin artık tanınmayacak hale gelmesi gibi. Ancak elbette, bu tanınmamazlık furyasına girmeyen ve ilk günkü yolundan sapmayan, hiçbir şey kaybetmeyen oyunlar da var. Genelde bu tanınmamazlık kaygısının firmalar için tek sebebi, aslına bakarsanız para oluyor. Günümüzdeki çeşitli oyuncu kitlesinin de oyunu edinip oynaması için, oyun çeşitli şekillerde değiştiriliyor. Bu da tanınmaz hale gelmesine sebep oluyor. Fakat 2014 yılında çıkan Wolfenstein: The New Order bu furyanın sonlanması adına ilk adımı atmıştı. Daha sonra 2016 yılında da kardeşi DOOM meydana çıktı ve “hâlâ umut var” dedirtti. Şimdi, The New Colossus tüm ihtişamıyla karşımızda ve günümüzde filizlenmekte olan “lineer oyunlar ölüyor mu?” sorusuna karşı sağlam bir Amerikan Tokadı rolünü üstleniyor. Öncelikle, eğer Wolfenstein: The New Order’ı oynamadıysanız derhal oynamanızı tavsiye ediyorum. Ondan öncekileri bu saatten sonra oynamanıza gerek yok. Açıp birkaç ufak özet yazısı okusanız veya aynı tonda birkaç video izleseniz hemen olaya yetişirsiniz. Zaten Wolfenstein’daki olay da 1960 devrinin absürt bir tonlama ile tekrar hayal edilmesidir. Nazi Hükümranlığı yıkılmasaydı dünyanın akıbeti ne olurdu, sorusuna absürt de olsa aslında merak edilesi bir cevap veriyor. Alman teknolojisi gelişir, Nazi Hükümranlığı diğer gezegenlere kadar uzanır ve malum, Hitler de kendini öldürmez ve altları ile diktatörlüğünü yüzlerce kademe yukarı taşır. Evet, Wolfenstein’da aslında tam olarak bunlar vardır. The New Order’da da bu temadaki hikâye devam ediyordu ve B.J. Blazkowicz ile bir darbe daha vurabilmek için sıkı bir savaşa giriyorduk.

 


 

The New Order’ı oynadıysanız şunu rahatlıkla söyleyebilirim ve siz de The New Colossus’un nasıl bir oyun olduğunu anlayabilirsiniz. The New Order’da iyi işlenmiş her şeyi alın, üstüne birkaç kat daha çıkın ve voilà! İyi olan her şeyin daha da iyisi The New Colossus’da mevcut. The New Colossus nasıl bir oyun biliyor musunuz? Burada cinsiyetçilik yaptığımı savunanların ağzına kaşıkla vururum ama, The New Colossus “adam gibi” bir oyun. Kamyoncu birası gibi. Efes Pilsen gibi. Esnaf lokantasında yiyeceğiniz bir Kurufasulye-Pilav gibi. Düz, detaysız ama anlık verdiği haz ve lezzet tartışılmaz derecede yüksek. Ön sipariş bonusu yok, DLC’si yok, toplanabilir içerikleri kafanızı yormuyor, açık dünya veya gereksiz yan görev mekaniği yok. Sadece Blazkowicz var, Naziler var ve Wolfenstein var. Başka bir şeye gerek yok, oyunda da başka bir şey yok. Wolfenstein 2’nin inanılmaz bir tonu var. Tam rengini bilemiyorsunuz. Oyun bir süre boyunca Blazkowicz’in geçmişinden gelen ve geleceğine de yansıyan, artık güçsüz ve umutsuz karakteri ile siyah beyaz, bazı yerlerde soluk sarıya bürünen rengini gösteriyor. Ancak bir süre boyunca da hayatını Nazi avlamaya ve Amerika’yı – akabinde de dünyayı bu illetten kurtarmaya adamış Blazko’nun kıpkırmızı ve capcanlı karakterini gözler önüne seriyor. Bir FPS oyunundan beklemeyeceğiniz derecede detaylı ve canlı karakterler, Wolfenstein 2’nin bu işi çok rahat bir şekilde kotarmasını sağlıyor. Oyun bu tonların yanında bazen komediye bile bürünüyor. “Nasıl ya?” değil mi? Öyle işte.

 

 

The New Colossus’daki karakterler o kadar farklı ve o kadar akılda kalıcı ki, günümüzde asıl bunu yapması gereken bir rol yapma oyunu hakkında “karakterleri nasıl bu kadar unutulabilir?” sorusunu düşündürüyor. Bunu iyi yapan -hele ki günümüzdeki standartlara göre- aslında bir FPS oyunu olmamalı. Fakat öyle. The New Colossus gerçekten de günümüzde çoğu oyunda göremeyeceğiniz derecede akılda kalıcı ve kendine has karakterlere sahip. Grace, Super Spesh, Max Hass, Bombate, Fergus ve elbette spot ışığını tüm ihtişamıyla emen General Engel. Eğer The New Order’ı oynadıysanız kendisini zaten tanıyorsunuz. Oynamadıysanız ilk işiniz oynamak olacaktı, hatırlatırım. Vallahi yakarım. General Engel öyle diğer oyunlardaki kötülere benzemiyor. Sizden daha akıllı, her zaman bir adım daha önünüzde ve müthiş bir stratejist. Ancak elbette, bazen onun bile tahmin edemeyeceği şeyler oluyor. O da insan neticesinde. Ancak şunu söyleyebilirim ki, Hitler’in artık yaşlı ve hasta olduğu bir devirde General Engel, Nazi Hükümranlığı’nı en iyi şekilde sürdürebilecek kişidir. Bunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. O üstünüze geldikçe siz daha çok öfkeleniyorsunuz. Çünkü bir yerden sonra Blazko’nun gördükleri sonucunda bizzat siz Blazko oluyorsunuz. Öfkelenmemek elde değil! “Yakacağım ulan hepinizi!” diyerek dolaşmaya başlıyorsunuz. En azından, ben oyun boyunca öyleydim.

 

 

Oyun genel tonu gerekçesiyle böyle aşırı aksiyon dolu ve hızlı ilerlese de, tıpkı The New Order’da da olduğu gibi bir çeşit gizlilik sistemine de sahip. Fazla gerek duymasanız da bazı bölümlerde harala gürele oynamaya ara verip gizlilik öğelerine bir şans tanımanız, en azından rahat bir nefes almanızı ya da farklı bir tonda oyunu oynamanızı sağlayacaktır. Düşmanlara arkadan yaklaşıp tek bir darbeyle boğazlarını kesmek pek bir eğlenceli. Tavsiye ederim. Ancak tabii bu gizlilik öğeleri her bölümde yemiyor. Zaten nerede kullanılıp nerede kullanılmaması gerektiğini az-çok anlayabiliyorsunuz. O ton farkı iyi tutturulmuş. Wolfenstein 2’de de, akranı olan diğer FPS oyunlarında olduğu gibi, geniş bir silah yelpazesi mevcut. The New Order’dan tanıdık gelen bazı silahların yanında yeni öğeler de barındıran silah sistemi bu kez geliştirmelere de sahip. Oyun içinde çeşitli yerlerde bulacağınız geliştirme kitleri sayesinde dilediğiniz silaha dilediğiniz geliştirmeyi ekleyebiliyorsunuz. Ha, bu kitleri didik didik aramanız gerekiyor mu, bence gerekmiyor. Silah geliştirmeleri o kadar da yapılması gereken bir şey değil. Her türlü hayatta kalıyorsunuz. Ama yaparsanız, hayatta kalma olasılığınız da yükseliyor elbet. Bunun dışında yine The New Order’da olduğu gibi iki silahı aynı anda birer elimizle kullanma gibi mekanikler de mevcut. Yakın mesafede bayağı yararlı oluyor, benden söylemesi.

 

 

New Colossus’u oynarken gerçek ve tatmin edici bir başarı hissi almak ve aksiyonu doruklarında yaşamak istiyorsanız, oyunu orta modlardan birinde oynamanızı tavsiye ediyorum. Ben en zorda oynadım büyük bir kısmını. Ancak bazen karşımda çok fazla düşman olduğu için çok saçma şekillerde öldüm ve “böyle zevki çıkmıyor aga” deyip zorluğu ortalara bir yere çektim. Zaten oyun içinde dilediğiniz zaman bu ayarlamayı yapabiliyorsunuz. Baktınız oyun kolay geliyor, zorluğu az yukarı çekin. Baktınız çok zor, az aşağı çekin. Size kalmış! Oyunun benim için tek eksisi burada ortaya çıkıyor. Evet, The New Colosssus’un yalnızca tek bir eksisi var. Blazko her ne kadar güçlü ve yapılı bir abimiz olsa da, ölümsüz değil. Gayet de yara alabiliyor ve ölebiliyor. Ama oyun bunu göstermeyi başaramıyor. Blazko hasar alırken herhangi bir tekleme yaşamıyor ya da öyle belirgin bir “ah-uh” sesi çıkarmıyor. Bu yüzden hasar aldığınızı hissedemiyor ve bir anda tak diye ölüyorsunuz. Öyle her an da can barınıza bakamayacağınız için bu biraz sıkıntı yaratabiliyor. Bu yüzden dikkatli olup, olabildiğince zırh ve can paketi toplayıp iki kaynağı da devamlı incelemenizde fayda var. Yoksa sizi kim öldürdü, nasıl öldürdü anlayamıyorsunuz. Oyunun gözümdeki tek eksisi budur. Öncelikle böyle düşünüyorsanız derhal yazımı terk edin. Burada istenmiyorsunuz. Ha, siz de benim gibi her oyuna ısrarla açık dünya mekaniğinin yedirilmesinden sıkıldıysanız ve lineer bazlı, hikayesi ve oynanışı ile ön plana çıkan oyunları özlediyseniz gelin el ele tutuşup çay içmeye gidelim. Zira Wolfenstein 2’de tam olarak bu mevcut. Ayrı ayrı bölümlere sahip bu oyunda gittiğiniz her bölge, birbirine oranla aşırı farklı görünüyor. Kimi zaman bir Nazi üssünde dar koridorlarda koştururken, kimi zaman New York’un harabeleri arasında radyasyondan kaçıyorsunuz. Roswell’in rengarenk sokaklarından çıkıp Dallas’ın sapsarı çiftliklerine gidiyor ve oyundan inanılmaz bir haz alıyorsunuz. Açık dünya haltına bulanmadığı için her bölümü birbirinden farklı şekilde tasarlanmış ve harika bir işçiliğe sahip. Hiçbir bölüm sizi sıkacak derecede uzun süre kalmanızı istemiyor ve bunu da yapmıyor. İşinizi bitirip makul bir zamanda çıkıyorsunuz. Bölümler hakkında detay verip heyecanı kaçırmayacağım. Ama özellikle Roswell’de her yeri gezmenizi ve incelemenizi tavsiye ediyorum.

 

 

Id Tech 6 ile geliştirilen Wolfenstein 2, görsel açıdan tartışmasız bir güzellik sunuyor. Bölüm tasarımlarının ihtişamından zaten çoktan bahsettim. Ancak bunun yanı sıra oyun içi özel efektler, karakter tasarımları ve bölüm aralarında karşımıza çıkan uzun soluklu sinematikler bile görsellerin üstüne ne kadar uğraşıldığını gösteriyor. En az DOOM kadar iyi görünüyor diyebiliriz Wolfenstein 2 için. Müzikleri Wolfenstein 2’nin yine en başarılı olduğu noktalardan birisi. DOOM’dan tanıdığımız ödüllü Mick Gordon’ın da kadroda bulunduğu oyunun başından tutun sonuna kadar müthiş bir müzikal şölen sizleri bekliyor. Kimi zaman duygulandıran, çoğu zaman gazlayan müzikleri ile credits sahnesinde bile coşturmayı başarıyor. Müziklere kulak verin, tavsiyemdir. Evet, yazı boyunca oyunu hem övdüm hem eksiklerini yazdım. Oyun aslında bazı ufak tefek şeyler haricinde id Software ismine yakışır seviyede bir çizgi çiziyor. Wolfenstein FPS tutkunlarının zaten alıp oynayacakları bir oyun. En azından geçmişe saygı için…


Yorum Yazın

Connect with Facebook