Shadow of the Tomb Raider İnceleme

Lara ile ilk karşılaştığım anı dün gibi hatırlıyorum. Bundan yaklaşık 12 yıl öncesiydi. O dönemlerde en hayran olduğumuz hikayelerden biri Indiana Jones serüvenleriydi. Gizemli haritalar, çözümlenmeyi bekleyen sırlar, gizli hazineler ve yakışıklı bir kahraman. O dönem tüm dünyayı kasıp kavuran bu efsanenin bir kadın kahraman çevresinde şekillendirilmesi ve oyun dünyasına aktarılması fikri için uzun zaman beklemek gerekiyordu. Tabi o dönemlerde grafiksel teknik, piksellerin elle sayılabildiği bir noktadaydı. Ama tüm bunlara rağmen Lara Croft ismi dillere düşmüştü bir kere. Becerikli, zeki, çevik, ve mükemmel derecede güzel. Onu anlatmak için bu formülün bir araya gelmesi şart olmuştu. İşte afet-i devran kahramanımız sanal gerçekliğin saf güzelliğe büründüğü o ilk an da ise farklı bir boyuta taşınmıştı erkek hayranları tarafından. Piksel diyarından kurtulup Angelina Jolie tarafından ete kemiğe bürünmüştü. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı ve olmadı da.

 

 

Lara Croft ismi artık bir efsanenin gerçek adıydı. 1996 yılında başlayan bu muhteşem serüven farklı platformlarda toplam sekiz oyun ile süre geldi. Ve günümüze geldiğinde ise mükemmel bir yapımla taçlandı. Tomb Raider 2013 adeta serinin tüm kimyasını değiştirecek nitelikte bir devrimle oyun dünyasını temellerinden titretti. Oyunun inceleme puanları, paylaşılan videoları, haberleri ve diğer her yönüyle tahminlerin çok üzerinde bir etki yarattı. İlk oyunun çıkışından sonra, satışa sunulmuş olan Rise of the Tomb Raider sonrasında, sıra üçlemenin son halkasına geldi: Shadow of the Tomb Raider. Hayatın en önemli ve asla şaşmaz kriterlerinden bir “İlk Etki” olgusudur. Hayatın her anında kendisini aynı sistematikle gösterir ve tutarlılığı kesindir. Bir insanı ilk etkide severiz veya sevmeyiz. Bu durum kendisini kolay kolay değiştiremeyeceğimiz bir yapı oluşturur bilincimizde. Buna ön yargının oluşumu da denilebilir. İşte hayatın her anında karşımıza çıkan bu durum belki de kendisini en güzel şekilde Shadow of the Tomb Raider’da hissettirdi benim için ve ilk bakışta “İşte tam olarak beklediğim, özlediğim, istediğim oyun bu” düşüncesi beynimin kıvrımlarında ilerlemeye başladı. Bu duygu oyunda ilerledikçe iyice yerleşti ve sonuna geldiğimde artık bir kaideye dönüşmüştü. Peki neydi bunu düşündüren? Oyunun dillere destan grafikleri mi, muhteşem kurgusu mu ya da son dönemin en etkileyici oynanış sistemi mi. Yoksa tüm bunların hepsi/hiçbiri mi? İşte bunun cevabını hala bulamadım. Ama umurumda da değil.

 


 

Oyunun bende hissettirdiklerini inceleme yazısını yazarken bir kenara bırakıp negatif yönlerine, hatalarına ve teknik detaylarına hafiye gibi yaklaşıp ortaya çıkarmam gerekiyordu. İnanın bunu yapmak o kadar zor geldi ki. Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş misali bana da Shadow of the Tomb Raider’ın negatif yönlerini aramak oyuna haksızlık gibi geldi. Ama bunu yapmamak hem editörlüğe hem de okurlara büyük saygısızlık olurdu. Ben de önce oyunun bana hoş gelmeyen yönlerinden bahsederek başlamak istiyorum. Dijital oyun sektörü içinde bulunduğum dönem boyunca bana kusursuz bir oyun asla yapılamaz kuralını öğretti. Tarihi boyunca oyun sektörü ne muhteşem yapımlar gördü ama hepsinin bir yönlerinde eksiklikler bulunuyordu. Bunun nedeni elbette ki malum. Kaldı ki hayatta her durum için bu geçerli. Shadow of the Tomb Raider da bu yolda ilerlemiş hem olumlu olarak hem olumsuz olarak. Oyunda en bariz olarak gözüme çarpan kıymıkların başında Quick Time Eventların aşırı ve gereksiz kullanımı geliyor. Yerinde ve dozunda kullanıldığında oynanışı ve ambiyansı çok güzel geliştiren bu sistem aşırı doz ve yersiz olduğunda oyundan aldığınız zevki tırpanlıyor. Maalesef Shadow of the Tomb Raider’da da yer yer aşırı ve gereksiz olarak kullanılmış. Tam hikayenin ilerleyişine kendinizi bırakacakken birden şu tuşa bas, şu hareketi yap ve tüm bunları hızlıca yap zorlaması karşınıza çıkınca Cem Yılmaz’ın dediği gibi “İyi de abi niye yapayım” sorgusu aklınıza geliyor. Açıkçası böylesine muhteşem bir yapımda bu kadar zorlamaya ne hacet.

 

 

Hikayenin ilerleyişi demişken en önemli unsura değinmeden olmaz. Rise of the Tomb Raider oyununun iki ay sonrasındaki bir zamanda geçiyor. Senaryoya göre, Lara Croft, beraberinde Jonah ile ölen babası ile bir bağlantısı olan Maya ganimeti The Key of Chak Chel için Latin Amerika topraklarında araştırma yapmaya başlıyor. Gelin görün ki, Rise of the Tomb Raider oyununda başımıza ciddi anlamda bela olan Trinity örgütü de Pedro Dominguez (kendisi örgütün Yüksek Konsey Başkanı olmasının yanı sıra, Paititi Prensi ve Cult of Kukalkan lideri) liderliğinde aynı ganimetin peşine düşüyor. Hatta ve hatta Silver Box of Ix Chel isimli bir başka ganimeti daha arıyorlar. Amaçları ise, bir Maya efsanesine bağlı olarak bu iki ganimeti birleştirerek Kukulkan isimli tanrıyı çağırıp, dünyayı yeniden şekillendirmek. Ancak bunun için öncelikle Paititi şehrini bulmaları gerekiyor; çünkü, Silver Box of Ix Chel adı verilen diğer ganimet, Paititi şehrinde bir yerde. Bizler ise Lara Croft olarak, belirli bir noktada Jonah ile yolumuzu geçici olarak ayırıp da devam ettiğimiz araştırma sırasında, The Key of Chak Chel ganimetine örgütten önce ulaşmayı başarıyoruz. Ne var ki, ganimeti yerinden oynatıp da almış olmamız, ilkinin bir tsunami olduğu bir felaketler zincirinin tetiklemesine neden oluyor. Oyunun hikayesi, sunumu, kurgusu ve ilerleyişi keyifli. Önce başlarda ok ve yay ikilisi ile ilkel bir hayatın deneyimlerini tadıyor, daha sonra barut ve ateşin keskin kokusunu ciğerlerimizde hissediyoruz.

 


 

Silahlar her Tomb Raider oyununda en merak edilen konulardan biri olmuştur. Çünkü bir define ve gizem avcısı olan karakterimiz işine yarayacak silahlarla ilerlemeyi kendine düstur edinmiştir. İşini ok ve yayla kolaylıkla halledebilecekse daha fazlasına tenezzül etmez ancak tehlike sertleştikçe de ortalığı yakıp kavurmaktan asla çekinmez. Yani gözünü budaktan sakınmaz. İşte bu noktada oyunumuz bizlere geliştirebilir bir silah yelpazesi sunuyor. Oyun boyunca birçok yoldan kazandığınız deneyim puanları sayesinde silahlarınızın ve yeteneklerinizin geliştirmelerini yapabiliyorsunuz. Ayrıca yine etrafta karşınıza çıkan bazı objeler yardımı ile de silahlarınızın geliştirmelerini yapıyorsunuz. Silah gelişim sistemi genelde bu tarz oyunlarda hep ikinci plana aldığım bir olgu olduğu için yeterli ve kararında olmuş diyerek konuyu geçiyorum. Oyunun en etkileyici yönü elbette ki oynanışı. Ancak bunun yanı sıra benim çok beğendiğimi bir diğer yönü ise sunumu. Bakın grafik veya hikayesi demiyorum. Kaldı ki o yönleri zaten mükemmele yakın. Ancak sunum bir çok oyunda es geçilen bir durum olmasına rağmen Crystal Dynamics bu noktada sinema filmlerinin üzerine çıkacak bir cürette bulunmuş. Bu sınırları zorlama fikri aslında yanlış işlenilseydi ellerine yüzlerine bulaşabilirdi. Ancak tam olması gereken kıvamda olmuş. Tebrik etmek lazım.

 

 

Grafiksel yönlerden de birkaç kelam etmek lazım elbette. Tabi oyunun çoklu platform olduğunu belirtmeliyim. Teknik olarak oyunun eleştirilebilecek tek noktası ise; müziklerin çok daha başarılı kullanabileceği aksiyonun zirve yaptığı noktalarda biraz sönük kalan vurguların tercih edilmiş olması diyebilirim. Seslendirme konusunda zirve yapan oyun efektlerde ve ambiyansın hissettirilmesi noktasında da kusursuza yakın iş çıkarmış. Oynanış sistemi olarak, Shadow of the Tomb Raider, Tomb Raider ve Rise of the Tomb Raider oyunlarının neredeyse aynısı demek çok da yanlış olmaz. Önceki oyunun benzer özelliklerini taşısada oldukça keyifli bir oyun olduğunu söylemezsem haksızlık etmiş olurum. Serinin ilk iki oyununu oynadıysanız üçüncü oyunuda oynamanızı tavsiye ederim.


Yorum Yazın

Connect with Facebook