Assassin’s Creed 3 Oyun İnceleme

Tarihin Kanla Yazıldığı Günlerin Hikayesi…

İnsanoğlu var olduğundan bu yana süre gelen toprak kavgası, sayısız filme, romana, oyuna ve daha birçok esere konu olmuştur. Bu eserlerle anlatılmak istenen “tarihin ne zorluklarla yazıldığı” mıdır yoksa büyük bir ironi yapılarak “özünde nasıl bir varlık olduğunun” anlatılması mıdır açıkçası bilemiyorum. Sonuçta tek bildiğim insanoğlu var oldukça bu açgözlülüğün sürüp gideceğidir. Diyeceksiniz ki tüm bunlardan neden bahsediyorsun. Assassin’s Creed, seri olarak tarihin en kanlı dönemlerini ele aldı. Her hikayede başrolde olan kahramanımız tarihin belli dönemlerindeki kritik dönemeçlerde en kanlı olayların ortasında yer aldı. Ama hiçbiri Assassin’s Creed 3 kadar dünya tarihinin en dramatik anına tanıklık etmedi. Demek ki bu Connor’a nasip olacakmış…
 

 
Biraz haddimi aşarak felsefi bir giriş yazısıyla incelemeye başlamak istedim. Zaten inceleme için oldukça geç kalmış olmanın mahçubiyeti içindeyken bir çok inceleme yazısındaki gibi ağdalı cümlelerle edebiyat parçalamak istemedim. Bunun yerine haddimi aşarak insanlık tarihine eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşmak istedim. Tabi bunda AC 3’ün insanlık tarihinin en eleştirel olayına değinmesinin de payı büyük. Amerikanın yağmalanması ve yeni dünya düzeninin kurulması.

Assassin’s Creed serisinin, oyun dünyasının gelmiş geçmiş en başarılı serilerinden biri olması elbette ki birçok nedene bağlı. Oynanış, yenilikçilik, grafikler ve daha birçok şey. Ama bunların yanında işin kreması olan büyük bir etken var ki o da; serinin tüm oyunlarında başrol oynayan güçlü bir ana karakter ve bu karakterin hikayesini anlatan mükemmel bir senaryo kurgusu. Aslına bakarsanız tüm olayımız Desmond’ın çevresinde dönüyordu. Ancak her oyunda bize Desmond’ın içinde bulunduğu buhranı unutturacak bir kurgu sazı eline alıyordu. Ama Ezio’nun yeri bizde apayrıydı. Oyun boyunca ziyaret ettiğimiz mekanlarda çok farklıydı. Venedik, Floransa, Roma ve Canım İstanbul. Ama her oyunda biraz daha günümüze doğru yaklaşan yapım en sonunda serinin ana kurgusu olan entrikanın, intikamın başkenti olan Amerika’ya doğru yelken açmıştı bir kez…
 

 
Amerika denilince aklımıza hayaller şehri geliyor. Dev gökdelenler, ışıltılı sokaklar, görkemli yapıtlar, falan falan. Ama bir de bu dünyanın nasıl şekillendiğinin hikayesi var. Sonuçta bu kadar doğal güzellikler ve değerli madenlerle dolu bir kıta bir günde kurulmadı. Başta da belirttiğim gibi tarihin en acımasız savaşları işte bu kıtada gerçekleşti. O günleri en iyi anlatan film herhalde Leonardo Di Caprio ve Daniel Day-Lewis’in başrolde oynadığı New York Çeteleri’dir. Aslına bakarsanız AC 3 tamda bu noktayı aydınlatmaya çalışıyor. Özünde büyük bir intikam hikayesini barındırsa da büyük resim bizlere Amerikanın kuruluşundaki çete savaşlarını gösteriyor. Bir kızıldereli kabilesine mensup olan ve sonradan Connor ismini alan yeni suikastçımız, bu çete savaşları esnasında katledilen birçok yerliden biri olan ailesinin intikamını almaya çalışıyor. Bu esnada tarihin seyrinin nasıl geliştiğine de Connor’ın gözünden bakıyoruz.
 


Yorum Yazın

Connect with Facebook